Adobe Flash Player not installed or older than 9.0.115!
1530 Tarihli Niğde Livası Haritası ve Kaybolan Eymirli-Emirli
İlk bakışta sanki bizim Emirler Köyü imiş gibi görünen bu oba aslında tamamı ile isim benzeridir. Diğer taraftan Eymirler ve Eymirli obaları Faruk Sümer(Oğuzlar ve Türkmenler) , Orhan Sakin'in Anadolu'da Türkmenler ve Yörükler kitaplarında ayrı ayrı belirtilmiştir. Haritadaki konumuna bakılarak ve de Kızılöz'de Obalar adlı makalemize göre; Emirlü'nün yerleşim yerinin, Kamaridin Han ile Alavı -Porsuk arasındaki su kenarlarında bir yerde Kızılöz-Kılanboğazı havzası olabileceği öngörülmektedir.
Faruk Sümer'e göre Söğüt Yörükleri arasında Eymirlü adlı bir oymak vardır. Bu oymak 59, 13, 13 vergi evi olmak üzere üç kola ayrılmıştı.
Acaba Kızılöz civarında Eymirli obasının işi ne idi? Bu sorunun cevabını bulabilmek için 16. Yüzyıl Osmanlı Anadolu vilayetlerindeki sosyal ve ekonomik koşulları daha da önemlisi asayiş durumlarına kısaca göz atmamız gerekiyor.
Celali-Şahkulu-Tekelioğlu İsyanları
Özellikle Osmanlı'nın dışarıda yaptığı uzun süreli savaşlar, devletin üzerine fazlasıyla ekonomik yük getirmişti. Bu yükün azaltılması için bilindik vergi artırma yöntemleri o yıllarda da uygulanmaya başlandı. Bu uygulamalar zaman zaman sonuç da getirdi. Hatta bazı yıllarda bütçe fazlasının bile oluştuğu görüldü. Ancak saray tayfasının bütçe fazlasıyla Kağıthane'ye yaptırdıkları eğlence mekanları gibi lüks harcamalar Anadolu Oğuzlarını çileden çıkarmıştı. Diğer taraftan Hıristiyan ve Yahudi inançlarına gösterilen hoşgörü, her nedense siyasi veya bireysel(Devşirme Vezirler, Şeyhülislamlar....vs) kin vb nedenlerle "Oğuz Törelerine-Atalar İnancına" gösterilmiyordu(Umar.Ö. Oflaz).
1492 yılında İspanya'dan sürülen Yahudilere; kucak açıp, yıllarca inançlarına karışmadan zevki-sefa sürerek, huzur içinde yaşamalarını sağlayan Osmanlı'nın, Anadolu'daki Oğuzlara(Yörük-Türkmen) dünyayı dar etmesinin gerekçelerini ancak düz mantıkla-Şah İsmail yanlısı olmak- göçebe olmak vb açıklanabilir .Yüzyıllar boyunca Osmanlı tarafından askerlik bile yaptırılmayan Yahudilerin sadece 1.Dünya savaşında-Osmanlı tamamen yok olacağından veya tekrar işgalci Avrupalılar tarafından sürgün edilecekleri korkusundan- savaştığı da söylenir. Diğer yandan bir padişahın vezirleri kontrol ettirdiğinde, 8-10 vezirden sadece bir tanesinin sünnetli olmasının Osmanlı İmparatorlu'ğunun kimler tarafından yönetildiğinin açıklamasıdır. Celali isyanlarının çıkmasından önce ve sonra yazılanlar ve yaşananlara örnekler;
Soru: Bazı sufiler, "bize şeyhimiz böyle buyurdu" diyerek sürekli zikretseler ne yapmak gerekir?
Cevap:Şeyhleri olan dinsizin buyruğunu Tanrı Peygamberinin buyruğuna yeğledikleri için tümünün öldürülmesi gerek.
Soru:Kızılbaş topluluğun(Oğuz Türkleri) dine göre topluca öldürülmesi helal midir? Bunları öldürenler gazi, öldürme sırasında ölenler şehit olur mu?
Cevap: Kızılbaşların toplu olarak öldürülmesi elbette dinimize göre helaldir. Bu en büyük kutsal savaştır. Bu yolda ölmek de şehitliğin en ulusudur.
Soru: Bir kişi diğerine selam verirken "Aşk olsun" dese, diğeri de "Ya Hu" diye karşılık verse bunlara ne yapılır?(Hu Türklerin binlerce yıllık selamı dır ve "HU KOMŞU" biçiminde halen kullanılmaktadır."
Cevap:Yüce tanrının selamını beğenmeyen kafir olur. (Kafir olurlar, yani öldürülmeleri gerekir.) (Nasıl Müslüman Olduk-E. Aydın)-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Selam-Şalom: İbranice'dir.Şalom'u Yahudiler(İbrani) kullanırken, Araplar(İbrani) da selamı İslamiyet'ten önce de kullanmakta idiler. Selam ve Şalom İbrani kökenli sözcüklerdir. İslam Dinine mal edilerek tüm İslam Dünyası tarafından hemen hergün her yerde kullanılmaktadır. Bu bana göre İslamlaşmak değil İbranileşmektir. Arap ve Yahudiler'in İslamiyet'ten önce de çocuklarına verdikleri İbranice isimleri, onlardan daha hevesli olacak şekilde ivediyle çocuklarımıza vermemiz, İslam'a hizmet değil, İbrani Kültürüne hizmettir. Allah tüm kavimleri birbirini tanımaları için farklı farklı yaratmıştır. Asimile olmaları için değil. Musevi, Hırıstiyan, Müslüman, Budist vb olan Türkler dini inançlarını ayrı ,Türk Kültürü'nü de ayrı yaşamaları yok olmalarını engeleyecektir.
Mehmet Ebussuud el-İmadi denilen şahsın, 8 Şubat 1517 tarihli belgeye göre %80'i Alevi olan bir memlekette bu tür "söylemler" de bulunması- bulunma cesareti göstermesi gayet düşündürücüdür.
Demek ki Amerika'yı Avrupalı'lar değil de Osmanlı'lar keşfetse idi; Ebussuud'a göre Kızılderililer'de katli sevap olan bir topluluk olacak, şimdi bir kaç milyon olan kızılderili nüfusu belki de hiç olmayacaktı. Zaten kızılderili isminde geçen "kızıl" sözcüğü, öldürülmeleri için Ebussuud'a göre geçerli bir sebeptir. Diğer yönden Kızılderili kavmi Asya kökenli olup İptidai şamanizm çizgisine yakın inanç sistemleri ile de bilinmektedir. Yani Osmanlı'nın , Ebussuud gibi şeyhülislamlarla Amerika'ya, Afrikaya, Avustralya'ya ayak basmamış olması bu kıtalardaki insanlar için büyük şanstır. Avrupalılar, Kızılderilileri toprakları-yer altı yer üstü zenginlikleri için öldürürken, Ebussuud düşüncesindeki insanlarsa "dine hizmet!" için öldürmüş olacaklardı.
Osmanlı'da inanç özgürlüğü, inançlara saygı; Hırıstiyanlık, Yahudilik, İslamlık üzerinedir.Osmanlı'da farklı inançları olan insanların yeryüzünde yaşama şansı yoktur. Öldürülmeleri ise "Dine Hizmet" anlayışındandır. Laiklik Ebussuud gibiler için yaşamalıdır.
15. YY sonlarında ;Osmanlı'da Arap Kavmi;" Kavmi-Necip" yani asil kavim ,Arap soyu(İbrani) da "Nesli-Necip"-(Nesli Asil) olarak değerlendirilmekte idi. O yıllarda açıktan açığa yapılan İbranicilik(Arapcılık) daha sonra el altından gizliden gizliye, oba adlarının, Türkçe ad ve kavramların, Arapca'laşıtırmasına kadar gitti. Artık İslamlaştırma' da yeterli gelmeyip, İbrani-Arap kültürü'nün kıskacında İslam Dini'nin arkasına sığınılıp, Türk kültürü, planlı bir şekilde asimile ediliyordu. Türklerin geçmişle ilgili bağlarını kopartmak için "ümmetçilik" politikası güdülürken bir yandan da Arapcılık oynanıyor, fetvalarla şiirlerle, yazılarla Türk Kültürü al aşağı edilip, kendi kültürümüz unutturulmaya çalışılıyordu. Bu anlayışın misyonerliğini yapan Divan'ı Hümayun(Bakanlar Kurulu) yazarlarından, Hafız Ahmet Çelebi, 1499 yılında yazmış olduğu şiiriyle, Osmanlı'ya hayranlık duyan bazı Türk gençlerini, ziyadesiyle inciterek heveslerini kursaklarında bırakmaktadır.
"Sakın Türk'ü insan sanma,
Bir an bile olsa Türk'le birlikte olma,
Türk eline şeker alsa, o şeker zehir olur,
Türk'ün başını keserken sakın gam yeme,
Baban'da olsa Türk'ü öldür."
Burada Hafız Ahmet Çelebi, Türk'lüğü ;sünniliği kabul etmeyenler anlamında kullanmıştır. Çünkü anası babası Türk olursa kendisi de Türk olur böylece kendi kendini öldürmek gibi durumu söz konusu olur. Hülasa, o yıllarda Türklük ve Al-evi'lik birbiriyle özdeşleşmiş kavramlardır. Yani Hafız efendi, sen sünni isen baban da alevi ise babanı öldür." diyerek iç savaş ve kardeşi kardeşe kırdırmak için ortam hazırlamaktadır.
" Türk değil mi Merzifon'un Eşeği, Eşek değil köpekten de aşağı " dizeleri de, yıllarca liselerde beynimize zorla yerleştirilmeye çalışılan divan edebiyatının, "Türk Düşmanı" şairlerinden bir tanesine aittir. "Tosbağa kabuğundan çıkmış da kabuğunu beğenmemiş". Atasözü de, ilgili kişileredir.
Kısaca Türk'ü Türk'e kırdırmaktan zevk alan ve Türkler'e babalarını dahi öldürmeyi telkin eden Nesli-Necip! Hafız Ahmet Çelebi ve Ebussud gibi, soyu sopu hep buzlu cam arkasında olan yaratıkların değişik versiyonları, günümüzde de benzer oyunları tezgahlamaktadırlar.
"Amasya beyine buyruğum ki;....buyruğum eline geçtiğinde, adı geçen Süleyman'ı kendisine uyan diğer dinsiz ve fesatçılarla, gizlice araştırıp ve de adı geçen kişi gerçekten yukarı öz halifelerinden olup, kafirlik üzre olup, yasa dışı davranışlarda bulundukları doğru ise , toprak kadısı marifeti, ile, adı geçenleri güzelce ele geçirip ve de hiç kimseye duyurmadan el altından Kızılırmağa götürüp boğdurasın, yada başka bir biçimde uygun görüleceği üzere " hırsızlık ve Haramilik eylediler"! iddia(iftira) eyleyip haklarından gelesin 22 rebiülevvel 976---Miladi 1568). Diye buyuran da Türk olduğunu! iddia ettiğimiz padişahlardan.. 1568 de Sarı Selim tahtta idi. Sarı Selim(II. Selim)'in , 1574'de hamamda cariye kovalarken düşüp kafayı yararak beyin kanamasından öldüğü söylenir.
Yazılı halde bulunan Oğuz Kültürü'ne ait kitapları Anadolu'dan toplatıp yaktıranlar da Padişahlardır. En son II. Mahmut'da tozlu raflardaki Oğuz Kültürü ile ilgili kitapları yaktırarak Türk Kültürüne ,sarılamayacak derin yaralar açmıştır.Yazılı tarihi, kültür birikimi yok edilen Türklerin tarihi, böylece batılı tarihçilerin inisiyatifine terk edilmiştir. Doğrusunu söylemek gerekirse Çin kaynaklarından inceden inceye Türk Kültürünün taşlarının bir araya getirilme çalışması da günümüz Çin politikası ile oldukça zordur. Binlerce yıllık kültürümüzün yazılı halde olan örnekleri, hasmane bir şekilde yok edilerek Türkler, uçurumun kenarına itilmiştir. Seçeneği kalmayan insanlarımız sünnileştirilmiş, direnenler de İran-Molla kıskacında Kerbela-Ali motifi ile sinsi bir şekilde şiileştirilerek kısır döngünün içine sürüklenmiştir.
1980'li yıllardaki İran'lı bir molla'nın Anadolu'daki Aleviler'den için "Ya sizler bunları sünnileştirin ya da biz bunları şiileştirelim" pervasızlığını göstermesi Alevilik ile Şiiliğin farklı olduğunu açıkça ifade etmektedir.. Maalesef yüzyıllardan beri gelen Anti-Kızılbaş propaganda sayesinde, günümüzde Alevi kökenliler alevi olduklarını söylemekten utanır hale getirilmiştir. Aleviler üzerinde sinsice oynanan sünni-şii çalışmalarını bir türlü hazmedemeyen, inançlarını yaşayamamanın verdiği bunalımla, bazı aleviler "Ateizmi" seçme yoluna gitmiştir.Ki günümüzde "Ateistim-inançsızım" demek "Aleviyim" demekten çok daha kolaydır. İnsanlarımız, inançsızılığı, Alevi İnancından da üstün görmekte şekilden de olsa "saygı duyarım" inceliğini gösterebilmektedir. Aynı anlayış Alevilere karşı birçok yerde maalesef geçerli değildir.. Aleviliğin bir "Türk Dini" olduğu gerçeğini göremeyen sünni Türkler'de farkında olmadan İran politikalarına alet olarak , soydaşları olan alevileri "şiileştirme" çalışmalarına hizmet etmektedirler.
Diğer yandan Alevi olduğunu söyleyen bir çok kişinin şiileştiğinden haberinin olmaması da İran'ın misyonerlik faaliyetlerinin derinden ve ayrıntılı şekilde ,planlı olarak yapıldığı ve başarılı olduğu anlamına gelmektedir. Yazılı Oğuz Kütürünün Osmanlı tarafından kasıtlı olarak yok edilmesi, dilde kalanların da ne idüğü belirsiz dışarıdan atanan-seçtirilen alevi liderleri sayesinde tamamı ile İbrani-Arap kültürü ile çorba haline getirilmesi Oğuzları geçmişinden daha da uzaklaştırmaktadır. Günümüzde sünni-şiileştirme evresi tamamlanmak üzere olup ikinci evre olan İbrani-Araplaştırma yolunda asimilasyon çalışmaları da gene sinsi bir şekilde basın yayın organlarında belli çevrelerin desteği ile hızla devam etmektedir.
Ac-ı Bektaş'ı Veli, Hacı Bektaş'a Al-i Koca Ali Hoca'ya, Hazan, Hasan'a, Otman, Osman'a, Anşa(Bilge Kağan'ın Eşi) Aişe'ye, Taht Ocağı-Taht-acı, Tahtacıya ve bilmediğimiz nice Türkçe terimler ince hesaplar yapılarak, farklı yönlere yönlendirilmiş veya İbranileştirilmiştir. Ayrıca Osmanlı , Ac-ı Bektaş-ı Veli Dergahı'na hırıstiyan'dan dönme ajan provakatör devşirmeyi , Ocak lideri olarak görevlendirerek , Bektaşi felsefesinin içini boşaltmaya çalışmış , hatta aşağılayıcı fıkralar üreterek insanlarımızı Bektaşilere ve Bektaşi felsefesine karşı durumuna getirmiştir.
Sünnileşen Türkler ise eski inançlarının, Gök Tanrı dini olduğunu yani tek Tanrı inancı olan dine sahip oldukları ile kendilerini aklayarak kızılbaşlık dönemlerini de hasır altı edip geçmişleri ile barışmayı ileriki tarihlere ertelemişlerdir. Arap emperyalistlerin İslam'ı kullanarak İspanya'ya kadar olan bölgeyi sömürüp o da yetmeyip Çin'e kadar varıp Asya'da kan kusturan bedevilerin Türkler'e iyi davrandığı masalını, hatta Arapları Orta Asyanın derinliklerine kadar Çinlilere karşı Türklerin davet ettiğini iddia eden, Arapları cici-bici gösteren de gene fanatik sünni tarihçilerimizdir. Dinde zorlama olmadığını İslam Dini Kafirün suresi ile net bir şekilde ortaya koyarken, İspanya'da Çin'de Araplar'ın ne işi vardı diye sormayan aslında sormak istemeyen yine bizim tarihçilerimizdir. Türkler nasıl müslüman-sünni olduklarını bilmek zorundadırlar. Sünni-şii olan Türkler'in bu aşamada yapacakları tek şey kendi dillerini ve kendi kültürlerini her ne olursa olsun korumaları gerekir. Türk Milleti, İslam Dini'nin arkasına sığınan İbrani(Arap-Yahudi) sömürgecilere kendi kendilerini peşkeş çekmemelidir. Türklüğü ve İslamı ayrı ayrı yaşamaları kendi gelecekleri için olmazsa olmazların başında gelmektedir. . Aksi halde Arap-Yahudi emperyalistlerin uşağı-kölesi olma yolunda hızla ilerleriz.
Atatürk döneminde hayata geçirilen Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu gibi Oğuz Türkleri için hayati önem taşıyan kuruluşların çalışmaları da Atatürk Döneminde olduğu gibi Türklere ve Türk Kültürüne hizmet etmeye devam etmelidir.
"İslama göre ışık/rafizi(Oğuz Türkleri) taifesi, kötü bir taife olduğu gibi, kafirlerden de dahi kötü bir taifedir".
Boşnak olduğu bilinen Peçevi efendi de, sarayın güçlü kollarında hariçten gazel okumayı yeğleyenlerden. Dünün hıristiyandan dönme devşirmesi Peçevi, Türkleri "kötü bir taife" olarak tanımlaması bizi şaşırtmamaktadır. Saray şebekesinin demirbaşlarından olan Peçevi'nin bu sözleri, aynı zamanda Osmanlı'nın kılasik politikalarındandır.
Peçevi'nin görüşlerinden etkilenen bir "kadı efendi" istemediği ve hakkından gelmek istediği birisi için padişahına iki satır mektup gönderiyor ve yanıt geliyor;
"Sen ki kadısın, mektup gönderip, Elbistan İlçesine bağlı İnanç adlı köyden Yitilmiş Abdal adındaki kimse için " Kızılbaş olup, şeriata göre hakkından gelinmek lazımdır" diye bildirmişsin. İmdi adı geçeni yakalamanı emredip buyurdum ki;
Emrim geldiğinde, adı geçen kızılbaşı , bir başka töhmet(bir başka suç yükleme) yoluyla tutuklayıp ve de ahvalini yüce şeriatın gerektirdiği şekilde bu konuda geçmişte gönderilen ulu fermanım gereğince teftiş eyleyip gereğini yapasın (25 Recep 985-M.1577). Bu yılda tahtta III. Murat vardı. III. Murat 17 Ocak 1595'te prostat kanserinden öldü.
Dadaloğlu'nun yıllar sonra, "Ferman Padişahınsa Dağlar Bizimdir" dizelerini neden söylemiş olabileceğini yukarıdaki ferman fevkalede anlatmaktadır. Özünde bu fermanlar şalvarı şaltak Osmanlı'nın adalet anlayışı, hoşgörü kapasitesi,din anlayışı ve Türklere bakış açısı hakkında ip ucu vermektedir.
Osmanlı'nın Türk düşmanlığı denilince Hırvat asıllı sadrazam Kuyucu Murat Paşa'yı yok saymak, şanına! karşı büyük ayıp olur. Anadolu'da 1606-1611 yılları arasında 5 yılda 150.000 Oğuz Türkü'nü (Yörük-Türkmen)kılıçtan geçiren, aman diyeni de " Vurun Pis Türke" diyerek gaddarlığın, vahşiliğin sınırlarını zorlayan içi tıka basa Türk'e karşı kinle dolu bu devşirmenin yaptıklarını bu sayfaya sığdırmak mümkün değildir. Kuyucu Murat Paşa'nın faaliyetleri 1570 yılından sonradır. Yani Emirlü'nün göç etmesi ile direk olarak ilgisi yoktur. Ancak okurlarımızın ,Osmanlı'nın Türkler'e olan bakış açısını daha iyi görebilmeleri için 1530 -1570 yıllarında yaşanması muhtemel olaylara dikkatini çekmektir.
Kızılırmağın kuzeyindeki Yukarı Öz'de binlerce Oğuz Askerini diri diri kuyulara gömen, Kızılbaş-Oğuz olduğu için Osmanlı askerlerinin bile öldürmeye kıyamadığı küçük bir çocuğu, bizzat kendisi kılıçla doğrayıp öldüren de Hırvat asıllı Osmanlı Dönmesi Devşirmesi Kuyucu Murat Paşadır. Eyeri kaltak Osmanlı'nın Yavuz Selim'den sonra gümüş madalyayı almaya hak kazanan iki numaralı Türk düşmanı da yine Kuyucu Murat Paşadır. Bazılarına göre altın madalyayı! açık ara önde almıştır. Yavuz Döneminde yapılan Türk kıyımları zaten dillere destan olmuştur. Ancak günümüzde sünni olan Emirler Köyü'nde de Yavuz ismi geçen atasözlerimiz hayli düşündürücüdür. " Yavuz hırsız ev sahibini bastırır." "Yavuzluğun sonu uyuzluk"
İşin üzücü olan bir yanı da, bu yaratıkların bazı Türkler tarafından "atalarımız" olarak kabul görmesidir. Osmanlı'nın son anlarında filizlenen Türklük bilincinin simgesi olan insanlarımızı, (Sabetay-Dönme-Kürt) ilan edenlerin bir kez daha düşünmesi gerekir. Acaba "Osmanlı Şimdiye Kadar Kimlere Çalışıyordu Diye"....
Şu da unutulmamalıdır ki, bugün birazcıkda olsa "Türklük bilincine sahipsek ve Türk Kültürü biraz da olsa nefes aldıysa" bunu Atatürk'e ve Türklüğe hizmet etmiş tarihçilerimize,(Afet İnan, Yusuf Akcura,Ziya Gökalp vb) insanlarımıza borçluyuz. Türkün atası , Eymir'dir,..vb..... Oğuz Kağandır...Türk'ün atası; "Türk Milleti Zekidir, Köylü Milletin Efendisidir, Ne mutlu Türküm diyene diyen Atatürk'tür".Atalarımızı kılıçla doğrayıp, diri diri kuyulara gömen,Hırvattan dönme Osmanlı devşirmesi Kuyucu Murat değil...
Atatürk'ün "Türk Milleti Zekidir" sözünü bile saptırmaya çalışan devşirme-padişah hayranları, Osmanlı Padişahlarının "Türkler" için söyledikleri bir tane güzel sözü bulabilirler mi acaba? Bu örneklemelerle 5 tane Türk Düşmanı ile Osmanlı Devleti'nin değerlendirilemeyeceğini söyleyenler de olacaktır. Ancak Celali isyanlarının, sadece adaletsiz vergi sistemine bağlı olmadığı günümüzde Osmanlı belgeleri ile yavaş yavaş su yüzüne çıkmaktadır.
Bizlere düşen görev ,geçmişte Türk Milletine açılan tezgahların ulusumuzu nerelere sürüklediğini, geleceğimizi nasıl şekilendirdiğini anlayıp aynı hatalara düşmemek için gerekli önlemleri almaktır. Aynı soydan gelen insanları bile birbirine düşman etmek için İslam Dinini bile alet edecek kadar, gözlerini kan bürümüş sinsi düşmanlarımızın , ezelden beridir hep aramızda olduğu gerçeğini göz ardı etmememiz gerekiyor. Bu devşirmelerin soylarını devam ettirenlerin de kime-hangi zihniyete hizmet edebileceği yorumunu sizlere bırakıyoruz.
Hasılı , hiçbir şekilde Osmanlı'nın hizmetini göremeyen bunun yanında hep üretip, vergi veren savaşlarda ölen Türkler için bu tür yaklaşımlar ve olumsuzluklar üst üste gelince isyan kaçınılmaz oldu. Artık her damla bardak taşıran idi.
16.YY başlarında patlak veren bu isyanlar, insanların sabrını ve ekonomik gücünü zorlayan vergilerin yanında zorla yapılan sünnileştirme çalışmaları "çiftbozanlığa" ve sonunda da önüne geçilemeyen büyük bir göç dalgasına neden oldu. Batıdaki obalar doğuya, doğudaki obalar batıya, sonbahar yaprakları gibi savruldular. Tahrir defterlerinde Şucuuddin(Ulukışla)'da önceleri 1512-1520 yıllarında Eymirli isminde bir oba bulunmamaktadır. Bu oba yani Emirli Obası 1520'den önce Aydın Livasındadır.(Orhan Sakin) .
Emirli 35 Hane
Yok-Kayıt Dışı
1530 Nüfus Sayımı
1571 nüfus sayımı
Elimizdeki kaynaklarda bir takım oturmayan, mantığa ters gelen veriler var gibi görünmektedir. Şöyleki;1530 nüfus sayımında Kılanoğlu Obası ve Emirlü'nün nüfusu kayıtlara geçerken, yine 1530 yılı Niğde Haritası'nda Emürlü'nün olup, Kılanoğlu-Kılan Köyü'nün olmadığı görülmektedir. Bu durum şöyle açıklanabilir; Emirlü Kızılöz'de varken, Osmanlı ilk önce civar köylerin sayısını ve tespitini yapmıştı. Sayım memurlarının ellerindeki haritaya göre sayım yapması istenmeliydi. Zaten sağlıklı bir nüfus sayımı için de bu gereklidir.Harita çizildikten kısa süre sonra Kılanoğlu oğlu obası yerleşmiştir. Ağalık düzenine geçilmesinden sonra civarda Emirlü diye bir obanın barınması, haliyle kolay değildi.
Aktoprak Köyü'nden Osmanlı Arşivlerinden emekli olmuş Osman Erdem'in belgelere dayanarak verdiği bilgilere göre 1530 yılında Emirli nüfusu Osmanlı kayıtlarında bulunurken 1570'li yıllarda tekrar yapılan nüfus sayımında ise Emirli obasına rastlanmamaktadır. Emirli'nin 40 yıl içinde bölgemizden göç etmesinin nedenlerini şöyle sıralayabiliriz.;
4. Kıbrıs adasına sürgün veya zorunlu iskan....(Bu biraz olasılık dışı olabilir. Çünkü 18.YY'da Karaman, İçel'de, Emirli iskanı vardır. 5-10 Hane'nin Kıbrıs'a gönderilme ihtimali de vardır.)
Şeklinde sıralanabilir. Kıbrıs'ın fethedilmesi ile o bölgenin şenlendirilmesi için özellikle Anadolu'dan obaların yerleştirilmesi söz konusu idi. Hatta Kıbrıs'ın güzelliklerinden, narenciye bahçelerinden bahsedilerek cazip halde gösterilmeye çalışılsa da bu propaganda yöntemi pek işe yaramamıştır. Daha sonraları genellikle kavgalı ,vukuatlı obalar zorla Kıbrıs'a yerleştirilmiştir. O zamanki Kılan Köyü'nden 5 hane'nin gönderildiği bilgisi vardır(O.A). Kıbrıs, özünde o yıllarda resmen sürgün yeridir.
Köyümüz Emirler'in , haritada geçen Emirli ile aynı olduğu varsayımı, yerel kaynaklardan edindiğimiz bilgilere göre de pek gerçekçi değildir.Zira geriye doğru yıl hesabı ile soy kütüğü devam ettirildiğinde Eymir Al-i'(Emir Ali)ye 1530 yılında rastlamak da gene mümkün değildir.Molla Mustafa(1852-1910) oğlu Molla Ali (1881-1970)'nin doğum tarihleri arasındaki 30 yılı geriye doğru düşürürsek, Eymir Al-i nin doğum tarihinin 1732 olduğu kabaca görülür. Ki 18.YY'da Konya Sancağında "İmir Ali", Karaman civarında, İç-İl sancağında iskan olunmuş Eymirler obaları bulunmaktadır(2). Bu deliller ışığında Emirler ile haritada adı geçen Emirli obalarının farklı oldukları görülmektedir.
Türkman taifesinden Emirali adında başka bir obanın da Yeni İl Kazası Sivas Sancağı'nda da iskanı görünmektedir. Eymür, Eymürler, Eymürlü gibi yörükan taifesinden teşekküller de İçel ve Çorum Sancaklarında iskan olunmuşlardır. Kısaca Emirler'in 18. Yüzyılda Niğde dışındaki bölgelerde iskan izlerinin olduğu ancak o bölgelerden birinden kopup 19. YY'da Ulukışla'ya yerleştikleri tezi ortaya çıkıyor.
Emir İsa soyundan gelip de resmi doğum tarihleri bilinenler arasındaki yaş farkının, ortalama 30 olduğu görülmektedir. Karın değişikliğindeki 30 yıl farkı yardımıyla ,Eymir Al-i'nin doğum tarihinin örüntü yolu ile modellenerek hesaplanması aşağıdadır.
Yukarıdaki tabloya göre Eymir Ali'nin 1530 yılına ulaşmasına yaklaşık 200 yıl vardır ve bu da imkansızdır. Emirlü,Emirler Köyü değildir.
(1)Saruca-Sekban:Otorite boşluğu, vergi adaletsizliği, inanç özgürlüğününün kısıtlanması karşısında oluşan devlet düzenine karşı olan yaya ve atlı çete gurubu.
Celali isyanları başlığı altındaki bazı ifadelerin daha derinlemesine ve ayrıntılı yazılması daha doğru olabilirdi. Bu şekliyle yanlış anlaşılmaya müsait gözüküyor.
Türklerin tarih boyunca göçebe millet olduğundan yola çıkarsak Emirler Köyünü tarihin çok gerilerinde aramamız doğru değil.
Celali isyanları başlığı altındaki bazı ifadelerin daha derinlemesine ve ayrıntılı yazılması daha doğru olabilirdi. Bu şekliyle yanlış anlaşılmaya müsait gözüküyor.